Selahattin Yusuf

Yazar

Görüş Günü / 2 (Tefrika Roman)

MUHTEMELEN BUNUN İÇİN KONUŞUYORUM ŞİMDİ SENİNLE

Bir şarkı bestelenmeden önce nerededir? Bestelendikten sonra nerededir peki? İşitenlerin belleğinde öyle mi? Peki dinlediniz onu. Tekrar sustu. Plağın içinde midir şimdi? Plağı önünüze alıp ona uzun uzun baktınız. Görebiliyor musunuz bir şey? Şu susmuş, şu çoktan otuz sekiz yıllık olmuş fotoğrafın içindeki sesleri duyuyor musunuz yani, demek istiyorum. Kulak verin. Ormanın yukarılarındaki karanlık tepelerin doruklarına azıcık dökülmüş şu bala bakın. Akşam güneşi o. Birazdan kayıp dağların arkasına inecek. Oyalanmamak ve yol almak lazım bir an önce. Vadinin diplerinde bir yerde, mezradan köye doğru inen patikada küçücük bir leke. Şarkıyı ele veren küçücük bir nota sürçmesi. Fotoğrafın içinde. Eski, çok eski, siyah beyaz bir şarkının içinde. Orada işte. Orada. Telaşlı adımları yolu takip ediyor. Daha doğrusu hemen hemen takip ediyor. Kuş bakışı bakın. Yukarılardan. Olsun kader gibi bakın, korkmayın. Önündeki patikanın dolanıp duran kaprislerine bakın. Orada. Küçük, küçücük leke. Hamile bir kara kurbağası gibi yaylanıyor yürürken. Ve ürkmüş. Karanlık çökmeden bitirmeli yol. Köye varmalı. Yaklaşın, yakından görün şu şarkıyı diyorum size.

*

Gaz lambalı evleri göğe, yıldızları dağ doruklarına kurulmuş bir yerin gecesi bu. Sırtımdakini götürüp teslim edeceğim. Uyluk kemiklerim sevinecek. Didiniyorum. Canına yandığım. Günün cephaneliği infilak etmiş tepelerin ardında. Eğer yoğurdu bu gece teslim edebilirsem okula başlamama izin verilecek. Öyle konuştuk. Son bir eziyet değil. Ben öyle hissetmedim. Kurtulanın cehennemde kalanlara küçük bir hediyesi. Çok mu ince düşünmüşler? Babam öyle dedi ama, bileği taşını kemerinin içine yerleştirirken ve tırpanı ot yığınının üstüne belirli bir ciddiyetle atarken öksürdü de. “Hayır” için özel olarak oyulmuş ağzını büzüp küçük bir “o” yaptı ve tütünü tükürdü. Çakır gözlerindeki yenilgi parıltısını gördüm. Kendi sevincimden ürküyordum az kalsın. Şaka değildi. Yıl boyu tartışıldı ve bitti artık. Babam okul denen püsküllü belaya karşı bir çalışanını daha kaybediyordu. Anlaşılıyordu ki kurtulacağım bu cehennem işlerinden, çayırdan, inekten, yükten, ağır yoksuzluk disiplininden. Belki Selvinaz’ı kan ter içindeyken değil, önlüğün içindeyken ve tertemiz lastiklerimi giymiş haldeyken düşünebileceğim. Bu yeter. Bu yeter, anlatabiliyor muyum? Yoksuzluk ninemin lafı bu arada. Onu doğru telaffuz etmeyi yıllar sonra öğreneceğim. Ailemizin ismini doğru çağıramıyorduk ise ne olmuş? Yırtıldığı için yakaları çıkarılmış, bir zamanlar beyaz olan gömleğimi alttan itip duruyor küçücük yüreğim. Ağzım okul hayaliyle kulaklarımda, yüreğim korkudan güp güp güp. Okumayı sökeceğim. “Boynu vurulmuş güneş” kan revan içinde, uzak dağların ardına gömülüyor. Ormanın sonuna, köyün başındaki tarlalara varmak istiyorum iyice geç olmadan. İlk köpek seslerine kavuşmak istiyorum. O zaman başlayacak işte benim cennetim. Zağar. Cincilerin Zağar. Köye bir günlük yoldan bile ilk duyacağın şey onun sesi. Eminim. Patlak ağızlı vahşi kör şeytan. “Lap!” “Lap!” “Lap!” Tarlalara dadanan ayıların, yaban domuzlarının korkulu rüyası. Ben kimim? Yaklaşınca ağaca çıkıp bağıracağım. O küçücük kör tahta penceresinden içeri girecek bağırtım da ateşin başında patates, mısır ya da ne bileyim ne pişirmekte olan Cinci Nine elindeki maşayı bir yana bırakacak. Kıçımdan yoğurt suyu, ter ve korku damlıyor. Okumayı sökeceğim.

*

Fotoğrafta tam belli olmuyor ama bacaklarım iyice çelimsiz. İki ince parantez gibi esnetiyor onları yoğurt. Çok ağır. Umudu sırtımda ve biraz da kanımda taşıyorum. Olacak bu iş. İpler omuzlarımı hayır acıtmıyor, dişliyor. Ekinleri kaldırıyorlar. Amcamlar. Onlara ulaşmam lazım bu gece. Yürüdükçe büyüdü şu lanet torba. Ulaşmak zorundayım. Yüreğim korkuya, lastiklerime takılıp duran çam köklerine ve yoğurda karşı aynı anda çarpışıyor. Vücudum iki büklüm, ıslık çalıyorum. Hayır. İnandırıcı değil. Hem susmak daha güvenli. Çünkü kim görebilir? Ayı? Zağar? Kurt? Susuyorum. Ara ara gürgenlerin ve kara çamların arasından kafasını uzatıp bakakalmış küflü karanlıkla göz göze geliyoruz.

*

Durumumun farkındayım elbette. Ama gerçek böyleyse ne yapabilirim? Fotoğrafım tarih öncesi mağara çizimlerine veya ilkokul çocuklarının yarışmada ödül almış tablolarına benziyorsa ben ne yapabilirim? Görüyorsunuz. Gürgen kökünün biri topraktan bıçak gibi fırlamış. Kendi kendime konuşuyor olmamın ne suçu var? Asla da öyle düşünmem. Karanlıkta nasıl göreyim? Kökün ucu lastiğimin burnunu yarıp geçiyor. Hayır geçmiyor. Kapaklanıyorum. Yamaçtan aşağıya yuvarlanmama ramak kalıyor. Tam zamanında yapışıyorum yere. O sırada vadinin diplerinden çakal ürümeleri geliyor. Artık iyiden iyiye karanlık. Can havli. Ellerim küçük fidan kökleri gibi sarılıyor olacak yerlere. Tırnaklarım toprağı yırtıyor. Kestane tolları ve moğol dikenleri var. Ayalarım sızlıyor, yanıyor. Dizlerim. Toparlanıp komar kökü olduğunu düşündüğüm çengellere tutunuyorum. Bir kaç deneme. Uçurumun dibi ve patika, yoğurt yüklü küçücük vücudumu aralarında tartışıyorlar. Sonunda yükümü ve kendi vücudumu yukarı çekmeyi başarıyorum. Sürüne sürüne de olsa. Tehlikeyi atlatıyorum. Öylece bekliyorum biraz. Nefesleniyorum. Aklım başıma geliyor. Yuvarlansam parçamı bulamazlar. Zaferle, kararlı, yana tükürüp nefesleniyorum. Atlattım.

***

Sırtımdan iki yana bel veriyor torba. Kurbağa. Doğurdu doğuracak. Yıkılıyorum yeniden. İplerimi gevşetip bırakıyorum. Sırt üstü uzanıyorum yoğurdun üstüne. Yenilginin üzerine ve tarifsiz yumuşak. Selvinaz şimdi ne yapıyordur? Okula başlamış hali yani, nasıldır acaba? Ellerim başımın altında. Gürgenlerin dev şemsiyesi açılmış biraz yukarılarda. Billur bir yarı aydınlık orada. Evrenin tavanına, o yüceler yücesi, o ezeli kayıtsızlığa bakakalıyorum. Yeni yıkanmış güzelliğine, yıldızların. Göğün sağlamca çakılmış altın çivilerine. Kendi güzellikleri teselli edilemez; ama onlar sizi teselli ederler işte. Anneniz size değil de kardeşinize yeni pantolon alacak olsa bile. Çünkü hafızlık okuyor ve kitabında besmele var. Annenize ben ölsem üzülür müsün diye sormuş olsanız bile teselli eder yıldızlar sizi. Kötü insanları bile kötü oldukları için teselli ederler. Bilmem ki bu kısmını da anlatabiliyor muyum size tastamam?

***

Yola koyuluyorum tekrar. Köye daha var. Ama ilk tarlanın kıyısına, mertek çitlerin ve kelifin yanına varıyorum. Tarlanın orman tarafına kurulmuş korkuluğa bakmak için duralıyorum biraz. Yufka yüreklidir aslında. Çok istemesine rağmen bizi hiç korkutamaz. Yola devam etmek için gereken cesareti ondan edinirim hep. Zararsız olduğundan eminimdir ve böylece hayal gücümü cömertçe çarpıtır bu bilindik korkuluk. Biraz uzun bakmak yeterlidir. Gözlerimi eğitir korkuluk ve artık korkmam. Ölüm için aşk da böyle midir acaba? Neyse. Yükümü yolun üst tarafında küçük bir

kayanın üstüne dayamış, yarı çömelmiş vaziyette öylece bakıyorum korkuluğa. Bana bir şey yapamayacak. Hiçbir zaman. O anda sadece bunu düşünüyorum. Sadece bunu. Ve bunu tamamen anladıktan sonra, tam kımıldanıp kalkmak üzereyken omuzlarımda pençeler. Aynı anda öfke ve homurtu yumağı patlıyor kulaklarımda. Geriye dönemiyorum bile. Cehennem zebanisi Zağar. Cinci Ninenin zebellahı! Dişleri etimde. Ağzını hissediyorum. Umudun yıkılmış evini ve etrafa yayılmış mahzen kokusunu, yasın. Hatırlıyorum.

*

Şimdi, aramızda kırk yıl ve bin yüz on altı kilometre duruyor. Elbette farkında değilsin, ama görebiliyorum seni buradan. Sağ kolunun dört yerinden, kafandan, belinden ve sırtından deşilmişsin. Paramparça olmuş yoğurt torbasının üzerine harabe gibi uzanmışsın. Şarkın bitmiş. Yol boyunca bir sürü umutla, sevinçle hülyalanmış kafanın arkasından incecik bir kan ipliği çıkıp dünyaya karışmakta. Bir yumaktan öbürüne sarılır gibi. Ve ceset olmasına ramak kalmış küçücük bedenini sabaha karşı gelip bulacaklar burada. Bilincin açık ama birazdan kapanabilir. Muhtemelen şimdi bunun için konuşuyorum seninle.