Selahattin Yusuf

Yazar

HABERTÜRK

Masumiyet’in Son Günleri’ni yazmaya başlama sürecini anlatırken, karakterinle nasıl tanıştığınızı, nasıl dertleştiğinizi, zor zamanlarınızda nasıl birbirinizin yanında olduğunuzu anlatıyorsun. Daha doğrusu anladığım kadarıyla o senin yanındaymış ama sen günü gelince ondan kurtulmanın yolunu bulmuşsun. Masum ne zaman ve nasıl çıktı karşına, sonra neler oldu?

Önceki romanım “İsa Hanginiz?”de de vardı. Çok uzun yıllar önce karar vermiştim bu karakteri yazmaya. İkisinde de bir parça başardığımı sanıyorum. “Masumiyetin Son Günleri”nde bir kez daha yazayım ve bitsin mesele istedim. Öteden beri benim için başat bir eylem olan, ruh hali olan bir şeyi temsil etsin ve gitsin artık hayatımdan istiyordum. Temsil etmesi gereken şey bakakalmaktı. Benim kaderim gibi bir şeydi bu. Yorucu ve yıpratıcı bir ruh halidir bakakalmak. İlk gençliğimden beri böyle. Onun için Gustav Flaubert’in o sözüyle karşılaştığımda gerçek bir ürperme geçirmiştim. “Bir şeyin ne kadar ilginç olduğunu anlayabilmek için ona biraz daha bakmak yeterlidir” diyor hani. Bakışımız bir şeyin üzerinde duraladığında, o şey yavaş yavaş kendini bize açmaya başlar. Çatlak aralanır ve varoluşun içine düşmeye başlarız. Dibi bulamadan ve bulmuş gibi yaparak, geçici bir ahenge ulaştığımızı vehmederek geri geldiğimizde -ki mecburen yalan söyleriz, bizi ‘geride’ hayatta tutan budur- ağırlaşmış, zenginleşmiş oluruz. Ben çocukluğumdan beri gereğinden fazla bakmaya alışıktım. İçime bakmaya alışığım. Alışığım derken, mahkumum aslında. Maalesef. Mizacım böyle. Herhangi bir şeyi, anlamını bitirinceye kadar -bu mümkünmüş gibi- düşünmeden, ona bakmadan yoluma devam edemem. Devam etmek, yani örgüsü sorumluluktan kaçmaktır o yüzden. Olay durmaktadır. Durmuş olanın sabit aksiyonundadır. Yeterince bakmadan kaçmak borçtan kaçmaktır. Durmak ve bakmak zorundayız. O yüzden yakın çevrem beni biraz tuhaf, belki biraz saftirik filan bulur. Her şeye hayret eden bir budalayım sanki, gibi. İşte Ayvalık’ta bir köy kahvesi. Oyun oynayan kasketli köylüler. Gri demir parmaklıklar içinde bir televizyon. Yarışma programı. Jüri var. Televizyonun hemen yanında, içi doldurulmuş vahşi kuşlar duvara sıralanmış duruyor. O kuşlardan birinin gözleri. Donmuş, görmeyi bırakmış gözleri. O gözlere yeterince baktığıma hiç bir zaman ikna olamıyorum işte. Alay konusu bu, başkaları için. Benim için, ruhum için ise açıklanması gereken ve bir türlü açıklanamayan, o yüzden de bakmaya devam etmeyi gerektiren, beni bakmaya mahkum eden bir durum. O “ana” borcumu yeterince ödeyemediğim için bakmaya devam ediyorum gibi bir şey. O gözlerin önce bakmayı bıraktığı anı hayal ediyorum mesela. Vücudunun kurşunla buluştuğu anı. Yani belki de kahvede şimdi kumar oynayan şu kasketli, karısı çoluk çocuğuyla derdi olan, yıllık mahsulünün parasını bir kağıdın üzerine koyup masada ileri süren yoksul bir kumarbaz olan şu adamın kurşunuyla buluştuğu anı. Kuşun bakışı donmuş. Burada kurbanın sonsuza kadar sürecekmiş izlenimi veren bakışı -masumiyeti- karşısında bizi kim veya ne teselli edebilir? Bitmiş ve hep var olacak. Masaya bakıyor. Adama. Gözakları büyümüş. O ilk anda büyümüş. Belki ölüm korkusu. Ve Masum’un, yani modern hayatın içinde çok temel bir noktada ayağı sürçüp o kahvehaneye tutunmaya çalışan kahramanımı ben o kuşun bakışlarının önüne getirip koymak zorundayım. Hikayemiz burada bir çeşit “Terminal dönemde” duruyor. Okuyucu onu hangi otobüse bindireceğini ve nereye götüreceğini biraz da kendisi bilir. Herkes kendi hikayesini bilir. Herkesin Masum’u ayrı tabii. Dolayısıyla Masum karakteri, dokunduğu her şeyi saydamlaştıran bir budala. Her şeyi ifşa etsin, ilişkilerin bağırsaklarını bize göstersin diye romanın içine gönderdiğim biri aslında. Ruhu şu veya bu sebeple zorlanıp bozulmuş, akıl ve tedbir gibi bizi sisteme zorlayan ağırlıklardan arınmış biri. Budala bir cerrah. Bir mayın eşeği. Kendini bizim yerimize tehlikeye atsın ve taşı kaldırsın. Taşın altında hangi akrebin yattığını bizlere, modern konfor içinde ve çaresiz ilişkilerle sarılıp sarmalanmış çaresiz insanlara -en sevdiğim kelimeyle yazayım- dalgınlıkla ifşa etsin istedim.

Romanda Masum’un çeşitli yolculukları var. Peşine takılan yazarını nelerle meşgul etti, kafasını nasıl karıştırdı, hangi yolculuklara sürükledi Masum?

İnsanın mesleği korsesidir, denmiştir. Yani onu hayatta dik tutar. Buna bir şey daha ekleyelim; vücudumuz, modern hayatta artık mesleğimizin şeklini de alıyor. Kişiliklerimiz statümüzdür artık. Eski klasik çağlarının şimdiden farkı vardı. İnsanlar bilimle uğraşıyor, şair, marangoz veya balıkçı da oluyordu. Daha sere serpe bir hayat imkanı vardı. Şimdi ise insanlar sistemin parçaları, aparatları. Uzmanlık deliklerine sıkıştırılmış varlıklarız artık. Japonların tüp otelleri gibi. Belki bunda sorun yok. Ama bu uzmanlıklar bize ruhsal olarak da yetiyorsa hapı yuttuk. Masum dizi yönetmeni. Zamanla mesleğinin bir sarfiyat malzemesine dönüşüyor. Ezilmiş, eciş bücüş kişiliğini aşkın veya ailenin içine fırlatıp kurtulmak istiyor; ama acımasız hayat yağmuru tükürüğünü kendi yüzüne geri çeviriyor. Açılamamış kanatlarını yerlerde sürüklemeye çalışıyor. Burnu zaaflarına sürtülüyor. Dünyanın kaç bucak olduğunu anlıyor. Çapraşık ilişkileri var. 1970’lerde başlayan devrimci ve idealist hayat baharı gelip bir yerde fırtınaya tosluyor. Şaşalıyor. Türkiye’de küçük burjuva radikalizmi olarak gelişen son moda solculuk, Masum’a hayatın kaç bucak olduğunu gösteriyor. Kendi yoksul kökeniyle baş başa, yüzüstü bırakılıyor. Hayret ve ıstırap içine düşüyor. İnsan, kapitalizm, psikiyatri ve meslek, el birliğiyle hayatını delik deşik ediyorlar.

Masum’un derdi neydi?

Her insan gibi zaaflarını saklayacak mahrem bir iyilik bulmak. Kendine yetecek kadar bir gündelik metafizik bulmak. Ama olmadı işte.

Bu romanın yazılış sürecinin bir kısmını yaz başında bazı Çengelköylülerden dinlemiştim : ) Son demlerini yaşayan masumiyet sadece karakterinin hayatına dair bir şey mi, yoksa bir memleket hali mi anlattığın?

Psikanaliz bilen bazı Çengelköylülerin, özellikle eski devrimci bazı aksakallıların oturup kahve çay içtikleri kişi, Masum’a çok benzeyen, onun garip bir ikiziydi sadece: ) Tabii bu işin önemsiz yanı. Önemli yanı ise, bu hikayenin maalesef ülkemizin genel ruh hali olması.

Bir röportajında edebiyatın da kötü yola düştüğünden bahsetmişsin, bunun da masumiyetin sonuyla bir alakası olmalı…

Evet. Nancy Sinatra örneğini vermiştim romanda da. Babası Frank gibi o da ünlü bir müzisyen olmak istermiş. Yapmış albümü. Kimse tarafına bakmamış tabii. Babasının Amerikan mafyasıyla arası iyi. Kızını mutlu da etmek istiyor. Mafyaya başvuruyor Frank Sinatra. Mafya, güzel kızımızın albümünü ertesi gün 1 milyon adet satın alıyor. Ve Nancy Sinatra listelerde bir numaraya oturuyor. Ülkemizde edebiyatın çoğu ünlüsünün macerası bu maalesef. Mafyatik bir düzen bu. İşin ilginç tarafı, halkımız da mafyayla -dalgınlıkla belki ama, kesinlikle- suç ortaklığı içinde bulunuyor.

Yazmadan önce aklının ucundan geçmeyen saptamalara yazarken ulaştığın oldu mu?

Evet. Ben düşündükten sonra yazmaya başlamayı bilmiyorum pek. Bir şeyi düşünüp tükettikten sonra onu ayrıca neden yazar ki insan? Tırmanarak herhangi bir “Zirveye” ulaştıysam benim için bütün macera geride kalmış demektir ve bu iyi bir metnin değil, üzüntünün konusudur artık.

Bu kitapla ilgili konuştuğumuzda “Budala” kavramından söz etmiştin. Shakespeare’den Dostoyevsky’e bu kavrama eğilmiş çok yazar var. Hatta Tarkovski gibi yönetmenler bile… Senin romanındaki varlık sebebi ne?

İlk soruda cevaplamıştım biraz. Budala Batı edebiyatında aslında İsa’nın kendisidir. Hani Dostoyevski’nin “İki kere iki dört değil yedi eder derse, ben matematiğe değil ona inanırım” dediği İsa. Alyoşa Karamazov’un ablası, Raskolnikov’un avukatı, Stavrogin’in hiç olmamış annesi, Nastenka’nın koruyup kollayan âmâ ninesi de olan İsa. Tarkovski’de ve farklı bir tarzda Lars von Trier’de de (İdiotlar) öyle aslında. Tarlada çamur içinde, tevekkülle çalışan mujiklerin hayatına bakarken Kont Tolstoy’un gözleri niçin yaşarır? Tutku orada işte. Passion orada. Benim için işin cazip ve imkan taşıyan tarafı ise özellikle şurada. Budala, modern kumpasın ele geçiremeyeceği insandır. Tuzağa basar ama dalgınlıkla ve hiç bir şey olmamış gibi yürümeye devam eder. Tuzağını hatta sever. Onunla birlikte yürür. Gücü nedeniyle değil; güçsüzlüğü nedeniyle. Tedbirsizliği, dalgınlığı nedeniyle ve sayesinde. Romanda “Plaza camlarında tilkiler gibi dolanan akşam güneşinden” ürken Masum, gözlerini onun Trakya taraflarında battığı noktaya bunun için çevirir. Masum’un, romanı boydan boya kat eden tedbirsizliği budur aslında. Dikkatinin yeri bu şekilde değişen birinin o plazaların hışmına uğraması kaçınılmazdır. Dikkat edersen burada büyük bir şiir imkanı var. Ben bu şiiri toprağın altından eşeleyip buldum çıkardım demiyorum elbette. Ama isterdim. Bu şiirin ayrıntılarını eşelemek ve ezgisini gün yüzüne çıkarmak isterdim gerçekten. Çünkü bu insandan umudu kesmemek biçimi de aynı zamanda.

Edebiyatın neredeyse her türüne el attın bugüne dek ama bu ikinci romanın. Alışık olmadığın bu türde seni en çok ne rahat ettirdi, romanda en iyi anlatabildiğin şey ne oldu sence?

Üzerinden çabucak geçip gittiğimiz şeylere dikkatle bakmak imkanı verdi roman bana. İrdelemek, bir anın yapraklarını aça aça içine doğru, kalbine doğru ilerlemek. Becerebildiğim kadarıyla.

Peki anlatamadığın, anlatılmaz bulduğun bir şey oldu mu? Bunu ancak şiir anlatır ya da bu ancak sinemada yaşar gibi…

Romanım bittiğinde, ilkinde de olmuştu, geride kalan duygum şu oluyor: Başka ne çok yolu vardı bunları anlatmanın ve ben yalnızca bir biçimine mahkum oldum. Ama hayat böyle zaten. Asıl anlatılamaz olan o. Anlatamayıp ancak kabzasını süslemeye çalıştığımız ve kalbimize saplanmış, ancak nadir anlarda güzel bulabildiğimiz bıçak o.

Bir yazar olarak seni en çok neler kırar? Ya da o darbe kimden gelirse sağlam yaralanırsın; okurdan mı, eleştirmenden mi, bir yakınından ya da arkadaşından mı?

Başaramadığım an. Beni en çok o kırar. Eğer anlatabildiğime gerçekten inanmışsam, top vursa sökmez.

Sosyal medyada da varsın. Yazarın sosyal medyada kısa cümlelerle, gündelik metinlerle yer almasının yazar-okur ilişkisine olumlu ve olumsuz etkileri neler sence?

Sadece duyuru için elverişli. Gerçekten yoldaş olduğun insanların, içinde olduğun bir şeyi bilmelerini istediğinde işe yarıyor. Geri kalanı genellikle ego masajı veya sahte eğlence bana kalırsa. Bir düşüncenin yürümesi, ete kemiğe bürünmesi için fazla hızlı bir mecra. Herhangi bir fikrin, düşüncenin haksız yere öldürülmesi için iki dakika yetiyor da artıyor bile.

Instagram’da en çok ilgi gören fotoğraflarında hep Karadeniz oluyor; ağaçlar, dağlar, gökyüzü ve yeryüzü, hepsini saran sis. Her coğrafyanın kendine has bir edebiyatı varmış gibi geliyor bana. Almanların kasvetli ve melankolik şiirleri, İngilizlerin zeka oyunlu romanları… Karadeniz edebiyatı diye bir şey yok ama olsa neye benzerdi?

Biliyor musun, Rus romanlarını o güçlü kuvvetli işçilerin her yerde işe yarayacağını düşünerek seven o yaşlı kadının saflığı vardı bende de. İlk gençliğimde Alman edebiyatını ve genel olarak romantikleri, hikayelerinin mekanları yüzünden sevmiştim. Doğa yüzünden yani. Önde bir şeyler oluyordu, ama ben sürekli arkada uzanıp gitmiş dağlara, sise veya köy evlerine filan gözlerimi dikmiş oluyordum.
Sinemayla haşır neşir olma halini de soracağım. Sen artık bir yapımcısın, bunu anlatır mısın? Bu romanın film olma şansı var mı?
Sevgili dostum yönetmen Yüksel Aksu, ilk çıktığında İsa’yı okumuştu. Demişti ki; bundan film olmaz. Çünkü bir yığın imge var. Hepsinden ayrı ayrı film yapmak lazım; o yüzden de bir film olmaz. Masumiyet için de aynı şey söz konusu mu bilmiyorum.

Bana bunları anlatma fırsatı verdiğin için teşekkür ederim.