Selahattin Yusuf

Yazar

İtibar Dergisi -2

1.İsa Hanginiz ve Masumiyetin Son Günleri’nde kimlik inşasını tamamlayamamış karakterlerin kendileriyle olan mücadeleleri ön planda. Gerçek dünyada insan bu mücadelenin neresinde?


Bitmiş olan her şey “tükenmiş” de olmuyor mu? Hayatın canlılığını da, metnin canlılığını da süreçte, oluşta arıyorum ben. Yazarken de böyle hissediyorum doğal olarak. Buna karakterlerim dahil. Mesela bir bakış ne kadar acı, aşk veya nefret dolu olursa olsun, o bakıştaki bir anlık titrek duraksama anıdır beni ilgilendiren. Hikayeye, o titreme anının da içine girerek giriyorum. Onu yakalayıp yazmak istiyorum. İlham veren, bizi bir yerden alıp bir yere koyan odur. İnsan tereddütlerden oluşur. Dahası, hayata ve yazıya bütün canlılığını, her yöne açılmış ihtimaller ve tereddütler verir. Hikaye tereddüt ederek düşünür. İnsan da öyle. İsa’da bu tavrım daha yoğundur belki. Çünkü ilk romanımdı. Her şeyi titrek bir lamba alevi altında görmeye daha tutkuyla bağlıydım o zamanlar. Masumiyet’te ise biraz daha durulmuştum. Ancak orada da kahramanlarım, hayatın uzun yılların içinden sürükleyip getirdiği alüvyonla alt üst olmuşlardı. Tamamlanmış olarak yola çıksalardı, elbette konvansiyonel manada hikaye tamamlanır ve yine bir şey söylerdi. Ama bu anlatılmış bir şey olurdu. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, ben bunu sevmiyorum. Anlatan edebiyatı sevmiyorum hatta. Yaratan edebiyatı seviyorum. İkisinin farkı üzerinde uzun yıllardır duruyorum. Hikayeyi anlatırken kendini de yaratan dili seviyorum, diyorum. Bu bakımdan çok genel olarak iki tür edebiyat evreni var. Yaratan, modern Batı edebiyatıdır. Ben ona dahilim bu manada. Anlatan ise Doğu edebiyatıdır. İkisini bir çok bakımdan karşılaştırmak mümkün. Hatta zengin bir tartışma alanı açılır önümüzde. Çünkü iki -lisan, diyelim- kendi uygarlık birikimlerini, karakterlerini açığa çıkarırlar. Doğallıkla ve neredeyse dalgınlıkla.


2.Yine aynı kitaplarınızda aile ya da arkadaşlık kavramları da dikkatimi çekti. Bu iki kavram üzerinden olaylar gelişiyor. Toplumumuzda bu iki kavramın yeri çok önemli olduğu için mi özellikle tercih ediyorsunuz?


Tam öyle değil sanki. Ben son yıllarda özellikle aile üzerinde çok kafa yoruyorum. İçinde ve bütün cepheleriyle yüzleşerek yaşadığım için belki. Aile de başka bazı unsurlar gibi toplumumuzun az bir karşılıkla elinden çıkardığı nadide bir değer. Bunu devlet fark ettiğinde önlem alır. Toplum fark ettiğinde harekete geçer. Ama ikisi de olmaz ve yalnızca yazarın fark etmesiyle kalırsa, o çığlık atar. Ben de öyle yaptım. Bana göre aile geniş ailedir. Çekirdek aile diye bir şey yoktur. Hatta onu ben atomun çekirdeğine benzetiyorum. Hani diyorlar ya, aile toplumun en küçük parçasıdır diye. Atomudur, yani. Peki ne oluyor? Eskiden geniş aileler parçalanırdı ve pek bir şey olmazdı. Çünkü toplumun geneli bir geniş aileler toplamıydı ve o ödemi -parçalanan aileyi- bünyesinde eritebiliyordu, sağaltabiliyordu. O, maddenin zararsız bir parçalanışıydı. Şimdi elimizdeki en küçük birim çekirdek aile. O da parçalandığında ise atomun çekirdeği parçalanmış oluyor. Yani bomba etkisi bu. Suç, cinayet, geniş sapkınlıklar menüsü, tecavüzler, şunlar bunlar. Bir radyoaktivite gibi yayılıyor toplumun damarlarına. Çünkü çekirdek aile, toplumun geri geri giderek sırtını dayayacağı en son duvar oldu bugün. Orada da kıstırırsanız o artık patlar. Patlıyor. Tabii ben toplumu başka bir birim üzerinden, birey üzerinden yazıyorum. İsa Hanginiz?’de tamamı ailesiz, kafadar bir grup insanın hikayesi vardı. Onların birbirlerine kol kanat germe hikayelerini günler, geceler boyu, aylar boyu yaşayarak yazdım. Bittiğinde, hiç unutmuyorum, beni geride yalnız bırakıp hep birlikte bir kitabın içine doluşarak gitmişlerdi. Masumiyetin Son Günleri’nde de Masum karakteri, elbette toplumun dönüşümünü ve bu dönüşümün ipuçlarını gösteren bir ekran gibi duruyor. Ama yine de benim tutkum Masum’un kendi dünyasında olup bitenlere eğilmekti yazarken. Onun, bir insan teki olarak çıkmazlarını, umutlarını, olamayan ailesini, olamayan aşkını, olamayan mesleğini, olabildiğince canlı biçimde ifade etmek için çabaladım, kırk dereden su getirdim.

3. Bir konuşmanızda romanlarınızın birey üzerinden ilerlediğini söylemiştiniz. Bu tercihinizin sebebi nedir?


Bireyi bütün ilişkiler ağı içinde görebildiğiniz anda toplumu da görmüşsünüz demektir. Bunun istisnası olamaz. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Örnek verelim. Diyelim ki ABD’de ırk sorunu, siyahların durumu gibi konular etrafında bir şeyler bilmeye çalışıyoruz. Bu konuda en gözü kara hakikat kovalayıcısı Malcolm X bizlere elbette bir çok şey söyler. Bir çocuk saflığı ve sağırlığıyla, korkudan tamamen arınmış biçimde, gerçeği çıplak bırakır. Ama bir de William Faulkner’ın “Ağustos Işığı” romanını düşünün. Oradaki Christ ve Lena’nın ilişkileriyle ele alınış biçimini hatırlayın. Malcolm X gerçeği bir balyoz gibi kafanıza indirir. Ama Faulkner, onu derinizin altına yerleştirir. Bizim şiirimiz, biliyorsunuz dünyanın en seçkin sanat olaylarından biridir. Hem klasik şiirimiz, hem modern şiirimiz böyledir. Onun iki büyük temsilcisini ele alalım. Sezai Karakoç ve İsmet Özel. Toplum yarası kimin yüreğine çarpınca parlıyor? Nasıl parlıyor? Burada dikkatimizin yerini değiştirmemiz lazım. Yani dikkatimizi toplum konusunun aciliyetinden, onu taşıyacak olan kalbin kapasitesine ve kalitesine yönelmemiz lazım. Birincisi hile kaldırır çünkü. Edebiyat tarihi bunun örnekleriyle dolu. Ama ikincisi için bu mümkün değil ve kendiliğinden bir sağlama diyalektiğine sahiptir her zaman.

4. Kitaplarınız kültürel toplumsal mesajlar da içeriyor, bunu sanatsal estetiği bozmadan başarıyorsunuz. Günümüz yazarları bu yönüyle eksik gibi duruyor, bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?


Bu boşluğa işaret etmek için daha önceki bir söyleşimde; “Türkiye’de politik yazar yok” demiştim. Ya politika var, ya da yazar var. Yazarların, şairlerin toplumsal ve siyasal konuları zarifçe sırtlanmaları gerekir. Sorun edinmek vicdani, ahlaki bir tavırdır. Ama sorunu nasıl “edineceğimiz” daha büyük bir konu Türkiye’de. Çünkü bilmiyoruz. Taşın altına elimizi nereden ve nasıl sokacağımızı bilemiyoruz. Böyle olunca da geriye ya sadece kaba, küt parmaklı politika kalıyor; ya da ağlak ve yarasını açıp göstererek ilgi dilenen bir edebiyat. İkisinin de müşterisi çok. Ama ikisi de verimsiz alanlar bana göre.

5. Eserlerinizde mekanı irdelerken zamanı da arka plana atmıyorsunuz. İnsanı şekillendiren bu ikisi midir?


Haiku şiirinin mucidi olan Japonların, o kısacık milli marşını hatırlayalım. Dünyanın en eski marşı bu aynı zamanda. Ve tıpkı bir haiku gibi, sadece şu kadar söylüyor: “Senin zamanın bin yıl, sekiz bin yıl sürsün / Çakıl taşı yosunlu bir kaya olana kadar…” Bu kadar. Yani zamanı çakıl taşı saklayacaktır. Şimdi unuttum Japoncasını. Ama Andrei Tarkovski’nin de dikkatini çekmiştir onlardaki bu tavır. Ünlü kitabında Tarkovski, Japonların erimiş mermer için bir kavram geliştirdiklerini söyler. Yani geçip gitmiş zaman, mermerin erimiş yüzeyinde saklıdır ve bu onlar için belli başlı bir saygı konusudur. Dahası, Japonlar için bu milli bir karakterdir. Biliyorsunuz zaman konusu Tarkovski için de başat konulardan biridir. Dikkatini çekmiştir bu mesele. Aşağı yukarı aynı zamanlarda modernleşmeye başlayan iki millet. Japonlar ve Türkler. Birinin çakıl taşları gerçekten de yosun bağladı ve büyüdü. Diğeri ise çakıl taşına ispirtosuz (ispirto, biliyorsunuz Fransız dilinde ‘ruh’ demektir) kalemle gözler çizdi, kulaklar çizdi, papyon kravat ve smokin çizdi. Palyaçoya çevirdi onu. Çakıl taşı bizde yosunlanmadı hiç. Tüylendi. Kıllandı. Beyazıt Camii’nin eşiğindeki o nefis erimiş mermerlere, frak ve papyon kravat giydirilmiş müezzinimiz Hafız Sadettin Kaynak’ın ayakları bastı. Ama bu uzun ve netameli mesele. Şimdi. Sorunuza dönelim… Zaman mekanı tutamaz. Ama mekan zamanı tutar, hıfz eder ve saklar. Belki Japonlar söyleyince pek anlamayız. Uzak bir uygarlık. Biz yine alışkanlıkla Batı’ya çevirelim yüzümüzü. Zaman meselesini modern edebiyatta Bergson sezgiciliğine eğilim gösteren yazarlar çok başarılı biçimde ortaya koydular daha önce. Ben de kendimi şimdilik o geleneğe yakın hissediyorum. İsa Hanginiz?’de bu algım daha yoğun diyebilirim. Neyse. Bergson’un Marcel Proust’a, Gaston Bachelarde’a aktardığı şeyi bizde Ahmet Hamdi Tanpınar, kabul edelim ki büyük bir başarıyla devralmış ve sürdürmüştür. Dünya edebiyatının özgün evrenlerinden biridir Tanpınar ve yukarıdaki konular itibariyle en verimli yazarımızdır diyebilirim. Tanpınar, mesela Oğuz Atay gibi gözlerinin ikisini de bireyin düştüğü tuzaklardaki çırpınmalarına hasretmedi. Şaşı olan (elbette iyi ki şaşı!) gözlerinden biri toplumun, özgün zevkin, siyasalın, müziğin, üzerindeydi hep. Yatay ve dikey olarak, her iki yönde de derinliklere tutulmuş, büyülenmiş biçimde, sürekli kat ediyordu toplumu. Fazlasıyla duyarlı bir sismik radardı o. Ve biz o radarın tuttuğu kayıtlara bakarak bugün yepyeni şeyler öğreniyor, hala taze ipuçlarına ulaşabiliyoruz kendimizle ilgili.

6. Bir röportajınızda okumaya Nietzsche, Rimbaud gibi yazarlardan değil de Endülüslü yazarlar veya İslam tasavvuf yazarlarından başlasaydım elbet daha mutlu biri olurdum demiştiniz. Bunu açar mısınız?


İlk gençlik umutsuzluklarımızın içine tatlı bir zehir aktı. İsteyerek değil; irademiz elimizden alınmış, büyülenmiş halde içtik onu. Ama komodor ejderininki gibidir o zehir. Siz hiç bir şey olmamış gibi yolunuza devam edersiniz. O sizi sonradan gelir bulur. Yavaş yavaş ortaya çıkar. Onu kanınızda taşımaktasınızdır artık. Teselli edilemez mutluluk da, teselli edilemez mutsuzluk da artık o zehrin bir hülyası olup çıkmıştır. Umutsuzluktur bu. Açık söylemek gerekirse. Umut, her gün iğneyle kuyu kazarcasına, felsefe ve edebiyat metinlerini devire devire yol alıp ulaşmaya çalıştığınız bir şeye dönüşmüştür. Neden? Talih belki. Kader belki. Mizaç belki, ki, mizacımız kaderimizdir, denir. O da doğrudur. Oysa umutsuzluktan değil de umuttan başlasaydık, ilk gençliğimizde. İlk umudu tanısaydık. Oradan başlasaydık. Keşke. İnsan evinden hiç ayrılmamalıdır. Modern Batı edebiyatı bunu, salyangozun evinden hiç ayrılmaması olarak algılar ve ifade eder. Nedir o kabuktan ev? Kelimeler. Shakespeare’in dediği gibi, kelimeler. Kelimelerin bizimle konuşmaları büyüledi bizi. Oysa taştan, Hakikat’tan inşa edilmiş evlerimizin kayıtsızlığı ne büyük şifadır. Evet “yurt” odur gerçekten. Çünkü ilk gençlikte bizi bilsin isteriz. Bizi bilen, dikkate alan beri gelsin. Bizi duyan, anlayan beri gelsin. Taşların kulağı yoktur. Yurt sağırdır. Sağır olana, kayıtsız olana susuzluğumuzun, en derin duygumuz olduğunu kestiremedik ama. Bizimle konuşarak bizi zehirleyen kelimelere karşılık; en derin yaramıza bile kayıtsızlıkla müdahale eden, onu müşfik suskunluğuyla teselli eden, onu tevekkülle sağaltan “Yurt” annemiz nerede şimdi? Henüz o büyük saydam duvara toslamamış olan 19 yüzyıl maddeci iyimserliği, gökyüzünü; “Sadece fazla yalanmış bir mavi yüzey, başka bir şey değil” diye alaşağı eden Mayakovski’yi alkışlıyordu. En güzel şeyi soymuş, büyüden arındırmıştı Mayakovski. Ama ne oldu sonra? Vladimir Mayakovski, bir kelebeğin kanatlarını güle oynaya yolan bir çocuğa dönüştü Stalin’in önünde. Stalin (kelebeğin şüphesiz Nobokov’dan daha büyük düşmanı yani) buna meftundu. Ve kelebeğin işi bittiğinde de saftirik Mayakovski’ye acımadı. Çünkü Mayakovski’nin cesedini sanayi hammaddesi yapsaydı bile onu aydınlık yarınlar Tanrısı adına alkışlayacak milyonlarca tapıcısı vardı. Şuraya varmaya çalışıyorum. Modern batı edebiyatı, dünyayı daha fazla anlam içermesi için ne kadar zorladıysa çabaları boşa çıktı. Ama onun büyüsüne kapılmış bizim gibi uzak ruh akrabaları vakit kaybetmişlerdi. Kendi büyülerini tanımıyorlardı artık. Batı edebiyatı kendi insanlarına yeni bir büyü olmasa bile, bir dekadans estetiği sunabildi. Ama bizim gibi uzaktakileri oyalayacak bir şey yoktu işte. Kendimizi kaybetmiştik. Her iki manada da. Nietzsche ve Rimbaud gibi bireycilere gelince. Kendi yurtsuzluğumuzu, onların büyülü Tanrısızlığıyla karıştırdık elbette. Kelebeğimizi öldürdük.

7. Uzun bir aradan sonra öykü yazmaya geri döndünüz. Geçen süre zarfında öyküyle anlatılamayacak şeyler olduğu için mi romana ağırlık verdiniz?


Masumiyetin Son Günleri romanım bittikten sonra, kafamda bir kaç öykü konusu belirmişti. Şiire uymuyordu bu konular. Roman için ciğerleri yetersizdi. Ben de öykü yazmaya yeniden dönmem gerektiğini düşündüm. Yirmi küsur yıl sonra yeniden dönmek iyi geldi. Ama geçici bir durum muhtemelen. Elimdeki konular tükenince yeniden romana ve şiire döneceğim.

8. Roman, öykü ve denemelerinizde Türkçe’ye verdiğiniz değer anlaşılıyor. Yazar ve dil arasındaki ilişki hakkında ne söylersiniz?


Büyük bir yazarın zamanla kalpazanlığa ve sahte senet işine yöneldiğine şahit olursanız, göreceksiniz ki dili de değişmiştir. Kelimeleri azalmış, sentaks seçimleri kabalaşmış, ifadeleri dolayımdan arınmış ve doğrudanlaşmıştır. Hayata, insana ve ölüme saygısının da aynı şekilde azaldığını göreceksiniz. Konuşurken ellerinden, kollarından sıklıkla yardım aldığını, imzasını atarken alt çenesinin oynadığını fark edeceksiniz. Son olarak. Yeni kitap hazırlığınız var mı?
Gördüğünüz gibi pek kendini bulamamış, yerini yurdunu bulamamış biriyim. Ben de -o beylik ifadeyle- çocukluğuma inmek istiyorum galiba. Çocukluğumdan başlayan ve şimdilik nereden gelip nereye gideceğini pek kestiremediğim bir roman üzerine düşünüp taşınıyorum. Bakalım.

9. Son olarak. Yeni kitap hazırlığınız var mı?


Gördüğünüz gibi pek kendini bulamamış, yerini yurdunu bulamamış biriyim. Ben de -o beylik ifadeyle- çocukluğuma inmek istiyorum galiba. Çocukluğumdan başlayan ve şimdilik nereden gelip nereye gideceğini pek kestiremediğim bir roman üzerine düşünüp taşınıyorum. Bakalım.