Selahattin Yusuf

Yazar

İtibar Dergisi

Son romanın Masumiyetin Son Günleri’nin ilk okuru olarak, öncelikle şuradan başlamak istiyorum; biçim ve üslup olarak ilk romanına göre bambaşka bir eserle karşı karşıyayız. Neden bu değişiklik? Hikâyenin mi yoksa hayatın mı zorlaması?

Evet ilk sen okumuştun. Bunun için tekrar teşekkür ederim. O gece güzel bir geceydi benim için. Maddi ve güncel karşılığı olmayan şeylere birlikte heyecanlanmak, giderek daha nadir rastladığımız bir şey oldu biliyorsun. Öte yandan, nihayetinde, okurlar için değil birbirimiz için yazıyoruz. Yazar, en çok diğer yazarlar için yazar. Dürüst olmak lazım, genel okur sonradan gelir. Bir bina kuruyorsak, onu öncelikle iyi bir mimarın beğenmesini dileriz. Masumiyet de benim son beş yıl içinde edebiyat arazilerinde sahip olabildiğim tek gayrimenkul idi ve senin fikrin önemliydi benim.

İlk romanım “İsa Hanginiz?” bir katarsis romanıydı. İlk romanların böyle bir kaderi var genellikle. Ayrıca onun temel içgüdüsü, mekanın içini açmak ve ona uzun uzun bakmaktı. Mekanın şaşkınlığıydı. Ne demek, mekanın şaşkınlığı? Şöyle. Çok eskilerde yaşadığımız bir yere gidelim. Mesela çocukluğumuzun geçtiği bir mahalleye. Diyelim ki o eski evin önündesin. Kırk küsur yaşındasın. Elinde sigarayla hayallere dalmış oturmuşsun. Gözlerin bir noktaya sabitlenmiş. Hemen önünde çocuk şamataları, misket oyunu, çember çevirme cümbüşü var. Hayatın merkezi oracıkta bir şenlik gibi kurulmuş. Neredeyse hayal etmene gerek bile kalmıyor. Bir an kırk yıl önceki o şenliğin içindesin. Tüylerin diken diken. Sonra geri geliyor zihnin. Kırk yıl sonraya. Ve artık ıssızlaşmış, belki o ahşap kapıyı yosunlar bağlamış, kilidi paslanmış. Üzerine kavgalar ettiğin bir kaya parçası orada. Onun da etrafını otlar bürümüş. Geri gelmiş zihninle yeniden bakıyorsun. İşte tam o anda, mekanın şaşkınlığını hissedersin. Kendi şaşkınlığına onun da şaşkınlığı karışır sanki. Her şeyin geçip gitmişliğiyle mekan da şaşalamıştır. Sanki her şeyin geri dönmesini beklemek öylece katılıp kalmıştır mekan. Çünkü kendiliğinden ve mutlak vefalıdır. Hatırayı saklar. Sen onlarca yıl sonra yeniden döndün oraya ve o mekanın sonsuza dek sürecekmiş izlenimi veren şaşkınlığıyla karşılaştın. İhanete uğramışlığıyla ve öylece beklemişliğiyle karşılaştın. Belki anlatamıyorum. Neyse.

Demek istediğim, varoluş şaşkınlığına bir göndermedir bu aynı zamanda. Benim daha ilk gençliğimden itibaren peşinde olduğum -nedense onun da benim peşimde olduğunu hep hissettiğim- bir şey bu. Belki de hayatın geçip gidiyor olmasına ve ölümle bu katı başbaşalığımıza vermeye çalıştığım bir cevap. Mekanın müziğine kulak kabartmak. Anın şiirine odaklanmak. Bunları, daha çok kendim için, kendime anlatmak için, dahası, kendimi o müziğe ve şiire kandırabilmek için doya doya yazdım.

Dolayısıyla Masumiyetin Son Günleri ilk romanıma göre beklenmedik biçimde sosyal bir roman. Çünkü “İsa Hanginiz?” sürdürülemez bir ruh hali. “Masumiyetin Son Günleri” insanlardan ve onların dünyalarından bencilce bir kaçış değil. Bu defa insanların açmazlarının şiirine eğilmek istedim çünkü. Göz akları büyümüş insanların. Açmazları içinde donakalmış insanların. Bir ırmağın içinde iki zıt yönlü akıntı var, diyelim. (Benim özel dünyam için, biri ölüme ve diğeri çocukluğa doğru mu akıyor? Peki, öyle olsun.) Bu iki ters akıntının tam ortasına düştüğü için hareketsiz kalan bir çiçek düşün. Anlatmaya çalıştığım insan, işte o çiçeğin o andaki dinamik hareketsizliği. İmkanların ortasındaki renkli çaresizliği. O insanı ben hayatın içinde de seviyorum, edebiyatın içinde de. deliyi ve çocuğu seviyorum. Çünkü bize içini tam bir dalgınlıkla ancak o insan açıp gösterebilir. Varoluş tecrübesini bize ifşa edebilir. Yerinden edilmemiş olan odur. Kendisi için değil, kendinde olan odur. Bize dünyanın değil; onun öncesinin ve sonrasının ipuçlarını ima eden odur. Bizi dünyadan kurtaran odur. Zamandan kurtaran odur. İşaret anlamındaki “Ayet” odur. Güçlü ilham odur.

Hatırlarsan, çok şiir gömmüşsün bu romana demiştim. Şimdi merak ediyorum, romanının yanına çok yakışır, hatta birlikte okunsalar ne güzel olur dediğin bir şiir var mı Türk Şiiri içerisinde?

Evet, genellikle yazdığım her şey böyle oluyor. Şiiri düşünüp vuruyorum. Bazen roman oluyor, bazen öykü, bazen anlatı oluyor. Bazen de -geçmişte- köşe yazısı oldu… Ki, onu edebiyatın teknik dilinde “Out” diye tabir ediyoruz biliyorsun. Öte yandan yazdıklarım nadiren çerçeveyi buluyor ve gerçekten şiir oluyor. İki-üç yılda bir (yalnızca bir) şiir yayımlayan başka bir iguana cinsi var mı bilmiyorum. Bu ama bir çeşit iç disiplin. Bu disiplini terk ettiğimde yazdığım hiç bir şeyin manası kalmayacakmış gibi geliyor bana. Veya tembelliğini güçlü biçimde savunan bir yazarın ikna edici cümleleri bunlar, bilemiyorum.

Türk şiiri konusuna gelince. Benim, zaman zaman başlığını hatırlamaktan bile içimin genişlediği bir şiir vardır. İsmet Özel’in malum şiiri “Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak”. Bu muhtemelen -biliyorsa eğer- Masum Oran’ın da elinde tespihle ismini sürekli tekrarlayacağı bir şiir olmalı.

Romanın ana karakteri Masum, ilk romanın “İsa Hanginiz?” de de vardı. Biliyorsun Fante’nin “Bandini” karakteri de birçok romanında karşımıza çıkar. Biliriz ki Fante’nin insanı tanıma derdi Bandini’de temsil edilir. Fakat Masum’un durumu daha farklı gibi?

Bu ilginç bir konu evet. Yazar zamanla değişebilir mi? Evet ve hayır. Yazar bir kalp daha edinebilir mi? Hayır. Bir beyin daha? Evet. Demek ki şiir değişmez; ama akılla yazılmış metinler değişebilirler. Burada romanın akılla ve akıl için de, saf bir yürekle ve şiir için de yazılabileceğini söylemiş oluyorum. Eğer soğuk kurguyla, akılla yazılıyorsa kahramanlar tanınamayacak kadar değişebilir. Ama bu durumda yazarın kendi hikayesi ortadan kalkar. Kendi masalı yıkılır. Bu benim edebiyatta mesafeli olduğum bir şey. Akıl sanatta (ve sanatla birlikte) büyümek için değil, büyülenmek ve yıkılmak için vardır. Yüreğin acı şarabıyla parçalanmamış akıl angaryadır. Zeka yüreğin denizinde boğulmamışsa hiç bir şeydir. Sayıklamalarla bölünmemiş bir itirafın elinden bir şey gelmez. Onu gönül rahatlığıyla nalburlara ve reklam ajanslarına terk edebiliriz.

Devrimcilik ve idealizm, küçük burjuva radikalizmine nasıl bırakıyor kendini? Masum’un içine girdiği dünyada yaşadığı trajedide bunu görüyoruz. O paramparça olmuşluk ve hayal kırıklığı bugüne dair ne anlatıyor bize?

Evet roman fonda bir hikaye anlatıyorsa, bu Sol’un 1960’lardan günümüze tarihi değişimidir. 1960’larda TİP ile örgütlü ve kitlesel bir başarıya ulaşan Marksist hareket, ana gövde itibariyle yerli bir harekete benzer. Hoş, sonradan ortaya çıkan SSCB arşivlerine göre, Çin-Arnavutluk-SSCB kontrolünde olmayan bir sol hareket pek yok Türkiye’de. (Mesela Hikmet Kıvılcımlı’nın merkezi İstanbul’da bulunan bir sol örgütle başı derde girdiğinde, şikayet dilekçesini SBKP’ye (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) yazması ilginçtir.) Neyse. Ama 1980’lere kadar yine de işi sürükleyen insanlar belirli bir yerli terbiye ve tasa taşıyorlar. Ancak SSCB blokunun zayıflamaya başlamasıyla birlikte Batı dünyasına yaklaşıyorlar. Organik bir bağ yok tabii Batı’yla. Ancak, Özal ile birlikte kimlik politikalarına yaslanıyorlar. Bu Batı kimliğini öne çıkarıyor.

Hep söylenir. Yani Özal dönemi Türkiye’nin bir miladı olarak kabul edilir. Doğru bu. Yakın tarihimizde gerçekleşen bir çok ciddi sürecin başlangıç noktası gerçekten de Özal dönemidir. Dünyada yeni-liberalizm, Türkiye’de 24 Ocak Kararlarının hayata geçmesi vs… Özal ile birlikte Türkiye’de sağ muhafazakarlığın ve dindarlığın nasıl bir değişim geçirdiği çok dillendirilir. Çoğunlukla da haklı eleştiriler vardır. Fakat bir şey nedense akla gelmez. Sol’un geçirdiği değişim. Özal dönemi Türkiye’sinin yeni liberalizmi, vahşi kapitalizmi entelektüel gücünü nereden almıştır? Mesele yalnızca Özal’ın yanındaki eski solcu danışmanlar takımı değil. Türkiye o yıllardan itibaren reklamcılarını, PR danışmanlarını, TV yöneticilerini, kültür-sanat üreticilerini nereden temin etmiştir? Şuradan: Eski büyük Sol gemisi, 1980’de karaya oturunca artık jilet fabrikasına gönderilmiştir. Piyasa kapitalizmi, popüler kültür, jilet fabrikası gibi işlev görmüş, bu birikimi yutmuştur. Bu görünen bir şey. Hayal kırıklığına uğrayan Sol, artık Türk kapitalizminin üreticisi, yönlendiricisi ve başat entelektüel dinamosu olmuştur.

Bugün kültürel iktidar diye tartıştığımız şey ne Ant dergisidir, ne MDD yayın organlarının gücüdür, ne de Halkın Dostları dergisinin idealizmidir. Özal ile birlikte genetiği değişmiş, kapitalistleşmiş Türk Solunun gücüdür. 1960’lardan itibaren gelişen birikimleri, 1980’lerden itibaren piyasa kapitalizminin emrine alınmıştır. Dolayısıyla tartışmalar Türkiye’nin nasıl kalkınacağı konusundan, kimliğin ne ve nasıl olacağı tartışmalarına yönelmiştir. Çünkü bu arkadaşların ellerinde, kimliklerini Türkiye’nin kadim kimliğinden ayırmanın ötesinde bir mesele kalmamıştır. Kocaman Türkiye sosyalistlerinin mirasının bugün sadece PKK ve DHKP-C seviyesine inmesi ve orada konsolide edilmeleri anlamlıdır. Yani sadece kimlik solculuğu kalmıştır elde. Birilerinin buna yardım etmediğini düşünmek saflık olur.

Çünkü kimlik politikaları, Batı’da sosyal birer renk ve çeşitlilik; Türkiye gibi periferi ülkeleri için ise bir tuzak olmuştur öteden beri. Bunu bugün, hiç değilse Gezi sürecinde daha iyi anlamış olduk. Derdini bir türkünün içine koyup Türkiye’ye doğru fırlatan efkarlı bir sol yok artık. Beğenelim veya beğenmeyelim; halkın çile çektiğini düşünüp örgüt içinde kahkaha atmayı bile yasaklamayı düşünen bir Sol hayal edilemez artık. 1970’lerde bile geçerli olan o “Halkın ahlakına yakın durma” kaygısı yok yani. Tersine, son kıvamına Gezi’de varan bir gizli halk düşmanlığı var. Halkı aşağılamanın, utanılacak bir şey olmaktan bu kadar pervasızca uzaklaştığı başka bir dönem yok. O yoksul kadına doğru “Hüloooğğ” diye bağıran, yoksul halkın şivesiyle alay eden bir -sözüm ona- Sol var.

Ben Gezi’ye kadar Türkiye’nin “İç globalleşmesini” tamamlayabileceğine ve kimlik politikalarıyla inşa edilen dış tehditlerin böylece tehlikesiz bir seviyeye indirilebileceğine inanıyordum. Türkiye’nin “Ortak iyisini” bulabileceğine inanıyordum. Bu inancımı, hiç değilse orta vade için yitirdim. Çünkü Gezi, her şeyden önce bir kimlik denemesiydi. Yukarıda anlatmaya çalıştığım süreçler sonunda kaçınılmazdı bu. Son raddesine vardırılmak istenen uzun bir süreçti.

1973’te Kissinger’ın emriyle ellerine tencere tava verilen yoksul halk, kornalara asılan siyaset bilimi uzmanı kamyon şoförleri, ülkelerinin ne hale getirildiğini anlamak için çok bekletilmediler. Tencere sesleri korna seslerine karıştıktan kısa süre sonra, inanmış ve vatansever bir sosyalist olan Salvador Allende’nin sarayını başına yıktılar. Bombalarla. Acımadılar. Saftirik Kissinger orkestrası apışıp kaldı. Sonra biliyorsun, General Pinochet’nin daha ciddi ve çok daha acımasız orkestrası onları yüzbinler halinde, sürü ve koyun muamelesi yaparak, aşağılayarak stadyumlara topladı. Yargılamadan katletti. Kaybetti. Koca ülkenin sözüm ona isyanını buharlaştırdı. Meselenin “ağaç” veya “özgürlük” olmadığı, tersine, Kissinger ağanın, Kuzey Şili’deki bakır yataklarının millileştirilmesine içerlemiş olduğu, meselenin bundan ibaret olduğu ortaya çıktı. Peki, sosyalist Başkan Allende’nin kızı, vasat yazar İsabelle Allende romanlarıyla nerede ünlü oldu? ABD’de. Bu hikayenin hep tekrarlanması ve sürekli tekrarlanabileceği intibaı vermesi insana gerçekten umutsuzluk veriyor.

Pekala o zaman roman Türkiye’nin yakın tarihine sınıfsal bir perspektif mi getiriyor?

Evet. Elbette genel bir siyasi perspektif teklif ediyor roman. İdealizmin suyu çekildiğinde dere yatağında kalan çakıllara odaklanıyor. İçinde parçalanan ilişkiler, çıkışsız kalan aşk, insanların iletişimsizlikleriyle dolu bir hikaye bu. Aslında çok önemli bir konudur aidiyet. Belki başka bir romanın konusu olmalı. Şöyle. İdealizm aynı zamanda çok güçlü bir aidiyettir. Kimliktir. Çoğunlukla aşkın kendisi kadar büyük bir tutku halini alabilir. Uzun bir konu. İnsanların aidiyet ihtiyacı dediğimiz şeyin içi açılıp bakılmadı. Bizim gibi 1950’lerden sonra şehirleşmeye başlayan ve çok hızlı şehirleşen ülkelerde hayati derecede önemlidir. İnsanların kırsal hayatlarında, geride bırakıp geldikleri şeyin ikamesi kimlik/aidiyet olduğunda, bu gerçekten kuvvetli, gerçekten ölümcül bir ruhsal güvenlik konusudur. O kadar güçlüdür ki aşkı içinde önemsizleştirebilir. Ama tabii ben insanın romanını yazıyorum; toplumun veya siyasetin değil. Şehirdeki idealizm ve onun yarattığı sahte (artık bu kadar bireysel tecrübeden sonra gönül rahatlığıyla sahte diyebilirim sanıyorum) aidiyet, aşkı önemsizleştirir. Ama idealizm geri çekildiğinde de insanı tek başına ve ertelenmiş, yığılmış manevi-maddi sorunlarla baş başa bırakabilir. Ben işin biraz burasına odaklandım. Yani Masum’un kurban olmaklığı biraz buraya dayanıyor.

Romana çalışırken seni sıklıkla Çengelköy’ün çeşitli kahvelerinde görürdüm. Kalabalıklar içinde yazmanın özel bir nedeni var mı?

Hayatın kıyısındayız. Bıçak sırtı bir yerde. Başka türlü yazamayız zaten. İçindeysek gerek yok yazmaya; kıyısından öbür tarafa düşmüşsek, yani uçuruma yuvarlanmışsak zaten mümkün değil. Dolayısıyla kalabalığın içinde ve kalabalıktan kendimi titizlikle ayırabildiğim ortamları aradım hep. Eskiden, yani sözümün birilerine ulaştığını düşündüğüm yıllarda tam sessizlik ve tam yalnızlık verimliydi yazmak için. Şimdi, yani epeyi uzun yıllardır, bir muhatabımın olmadığına inanıyorum. Öyle hissediyorum. Sesimin hiç bir yere ulaşmayacağını hissediyorum. Böyle olunca da tam yalnızlık, umutsuzluğun mutlaklaşmasına yol açıyor ve bu defa verimlilik tersine dönüyor. O yüzden kahveler yazmak için teknik gereklilik gibi bir şey. Dalıp gittiğim yerden başımı kaldırdığımda hayatı akmaktayken görmek bana her defasında gerekiyor ne yazık ki. Yazarken yazdığım şeyin içinde kayboluyorum. Geriye dönebilmek için koordinatları bulmam lazım. Hayatın bıraktığım yerde akmaya devam ettiğine inanmam için onu yakından görmem gerekiyor.

Bundan sonra peşine düşmeyi, bir romanın içerisinde eritmeyi tasarladığın yeni bir meselen var mı? Yani romancının serüveni nasıl devam edecek?

Bir kaç konu var. Genellikle kısa öykü konuları bunlar. Ama vakit bulup çalışabilir miyim, bilmiyorum.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim, bu fırsat için. Senin şahsında bütün İtibar ailesine selam ve muhabbet ile.